Saadet kavramı meziyetin pişirdiği bir aştır. Meziyetiniz sorunlar sarmalının üretim merkezi haline gelirse, bu garabet sizin huzur endeksinizin katsayısının ayarını bozmakla kalmaz, bu durum başkalarının, sizin olumsuz esintilerinizden etkilenme gerçeğini öne çıkarır… Tıpkı radyasyon esintisinin rüzgârla merkezden uzağa yayılması gibi.
Mutluluğun tarifi kişiden kişiye değişir kuşkusuz… Ama değişmeyen gerçek, mutsuzluğu çoğunlukla insanların kendi elleriyle üretmeleridir.
Kendi elimizle Dünyayı sorun imalathanesi haline getirdik.
Çok ya da yeterli paraya sahip olunarak mutluluğun elde edileceği inancının gerçek payı vardır kuşkusuz.
Ancak mutluluğun sadece parayla elde edileceği inancı bilakis mutsuzluğun da tellalı olma kavramına yol açar.
Bazen kimi için mutluluk bir çiçeği okşamak, koklamak, ormanda kuşları dinlemek, şarkı söylemek, denizin dalgalarını izlemek, bir dostla halleşmek, eşle sohbet etmek, kitap okumak, spor yapmak, şiir yazmak, dua etmektir belki.
Bazen mutluluk sokak hayvanlarına bir kap su ve yemek vermek, kuşlara yem atmak, bir dar gelirliye yardım etmek, bir yaşlının halini sormak ve hatta evini temizlemek, bir yetimin başını okşamaktır belki kim bilir mutluluk.
Ama bilinmelidir ki kendi kendine olmaz ve olgunlaşmaz mutluluk… O geliştirilmek ister, emek ister, emeği vermek bilgi ister, bilgi geliştirilmek mayalanmak ve mutluluğa aş iksirinin aşısını yapacak hale gelmek ister.
Aslında problemlerimizin çoğu saadet ve mutluluğu yanlış idrak etmemizden kaynaklanmaktadır.
Karakterlerimiz saadet ve mutluluğu geliştirme huyuna değil, bilakis mutsuzluğu haybeden kendi kendimize üretme huyuna endekslenmiştir… Bu gerçekten sakat bir durumdur… Ama günümüzün de gerçeğidir!
Karakterimizi belki pek değiştiremeyebiliriz. Ama alışkanlıklarımızı, huyumuzu neden değiştirmeyelim. Olumsuz yönlerimizin hamalı aynı huyla bir ömür geçirmek… Bu ne şablon ve mat bir duygu!
Hani demiş ya Mevlana: Dün dünde kaldı cancağazım, bu gün yeni şeyler söylemek lazım.
İyiliği geliştirmek için huyumuzu neden değiştirmeyelim, birde üstüne üstlük beni kimse değiştiremez egosuna ruhumuzu niye ipotek edelim?
Aslında saadet ve mutluluk sanıldığı kadar zor değilken, zorlaştıran bizleriz dostlar.
Kısır, bencil, ego üreten huylarımızdan taviz verememiş olmak, bizi kavram kargaşasının sığ vadilerinde huzur dilencisi ya da fakiri yapıyor… Sonra da çoraklaşan gönüllerimizden gözlerimize inen umutsuzluğun mat cenderesinde şeytandan bile huzur ithal etmeye soyunuyoruz. Bu ne zavallılık ama?
Bilim adamları, ilim adamları, Tıp uzmanları, iyi düşünmenin, özellikle de iyilik yapmanın en iyi yatıştırıcıdan iyi olduğunu söylüyorlar. Bizler ise sürekli birbirimizle sorunlu hallerdeyiz.
Komşular, karıkoca, evlat baba, akraba, iş arkadaşları, kardeşler, dostlar arasında bu denli sorunlar varsa günümüz de… Orta da sadece klinik bir vaka yoktur… Bunun sosyal, dini manevi ve milli sorunlu boyutları vardır… Bunun araştırılması, sorunların ıslahı için çareler üretilmesi lazımdır… Ne lazımı? Şarttır!
Bu durumun sosyolojik bir vaka olduğu, hatta bir istikbal konusu olduğu Devlet ve millet olarak üzerinde durması gereken bir gerçektir. Yoksa sorunların çözümü Müge Anlı’nın o tuhaf programlarıyla çözülemiyor artık.
Mutluluk mu dedik? Zor değil ki be dostum esasen… Bunu sağlayacak maya için önce şükretmek, sonrada varlık sebebinin ne olduğunu düşünmek gerek. Maya zaten sende var. Bunu cömertçe kullanmak gerek.
Sosyal ilişkileri düzeltmek, merhameti hakim kılmak, tebessüm etmek, selam vermek, hatır sormak, halleşmek, sıla-i rahim yapmak, ara da özür de dileyebilmek, bazen başkalarına da hak vermek, empati yapmak zor mu be kardeşim? Bunların üzerine isterseniz biraz da hoşgörü, saygı ve sevgi sosu ekleyin… İşte size mutluluğun iksiri. Yoksa Dünya sorun imalathanesi mi?


