Merhaba değerli Ünye Kent okuyucuları,
Günlük hayatımızda “gelenek” diyerek sürdürdüğümüz pek çok uygulamayı ne kadar gerçekten bildiğimizi hiç düşündük mü?
Gelenek Sandığımız Şey Ne Zaman Alışkanlığa Dönüştü?
“Bizim geleneğimiz böyle” cümlesini ne kadar sık duyduğumuzu hiç fark ettiniz mi?
Çoğu zaman bir davranışı açıklamak için, bazen de bir tartışmayı bitirmek için söylenir. Oysa tam da bu noktada durup sormamız gereken temel bir soru var: Sözünü ettiğimiz şey gerçekten gelenek mi, yoksa sadece alıştığımız bir tekrar mı?
Gelenek, anlam taşır.
Kuşaktan kuşağa aktarılan bir bilgi, bir değer ve bir yaşam biçimidir. İçinde niyet vardır, hafıza vardır, ilişki kurma isteği vardır. Alışkanlık ise çoğu zaman sorgulanmadan sürdürülür; neden yapıldığı bilinmez, “hep böyle yapıldığı” için devam eder. Bu iki kavram arasındaki fark silikleştiğinde, kültür de yavaş yavaş içini boşaltmaya başlar.
Bugün pek çok töreni, davranışı ya da gündelik pratiği gelenek olarak adlandırıyoruz. Ancak bu uygulamaların neden ortaya çıktığını, neyi temsil ettiğini, hangi ihtiyaca karşılık verdiğini sorduğumuzda çoğu zaman net bir cevap alamıyoruz. Anlamını bilmediğimiz bir şeyi taşımaya çalışıyoruz. Böyle olunca da gelenek, özellikle genç kuşaklar için uzak, zorlayıcı ve gereksiz bir yük gibi algılanıyor.
Sofrada büyüğün başlamasını bekleme kuralı buna iyi bir örnek. Gerekçesi anlatılmadığında, çocuk için sofra bir paylaşım alanı olmaktan çıkıp bekleme ve itaat pratiğine dönüşür. “Neden başlamıyorum?” sorusu cevapsız kaldığında kural anlam üretmez; yalnızca sınır çizer. Oysa sofra, birlikte yemenin ahlakının öğretildiği bir yerdir: başkasını gözetmek, sırayı beklemek, emeğe saygı duymak. Bu bağ kurulduğunda gelenek baskı olmaktan çıkar; anlaşılır ve içselleştirilebilir hale gelir.
Benzer biçimde, tuzlu kahve geleneği de bugün çoğu zaman bir şaka ya da güç gösterisi gibi algılanıyor. Oysa bu uygulama, evliliğin her zaman tatlı olmayacağına dair sembolik bir hatırlatmaydı. “Bu hayatın her tadını birlikte göğüsleyebilir miyiz?” sorusunu sessizce sorar, çiftleri ortak bir sorumluluğa davet ederdi. Anlam kaybolduğunda ise geriye yalnızca biçim kalır; sembol, sınamaya dönüşür.
Düğünlerdeki takı geleneği de benzer bir dönüşüm yaşamıştır. Başlangıçta yeni kurulan haneye destek olmayı amaçlayan bu pratik, zamanla karşılaştırılan, kayda geçirilen ve geri dönüşü beklenen bir yükümlülüğe evrilmiştir. Nitekim 2018 yılında Kayseri’de bir vatandaş, düğününde çeyrek altın taktığı kişinin kendi düğününe katılmaması ve altını göndermemesi üzerine hukuki yollara başvurarak altının bedelini icra yoluyla tahsil etmiştir. Bu örnek, takının artık bir gönül armağanı olmaktan çıkıp hukuken alacak konusu edilen bir nesneye dönüştüğünü göstermesi bakımından çarpıcıdır. Dayanışma duygusunun yerini borç-alacak ilişkisi aldığında, geleneğin taşıyıcı gücü de kaçınılmaz olarak zayıflamaktadır.
Asıl sorun, geleneğin değişmesi değil; düşünmeden tekrar edilmesidir. Çünkü gelenek durağan değildir. Her kuşak onu kendi zamanı, dili ve ihtiyaçlarıyla yeniden yorumlar. Bu yeniden yorumlama kesildiğinde, gelenek donuklaşır; hayat akarken yerinde sayan her şey gibi zamanla kopar ve işlevini yitirir.
Bir davranışı yalnızca “atalarımızdan kaldı” diye sürdürmek yeterli değildir. O davranış bugünün insanına ne söylüyor? Bugünün çocuğuna ne aktarıyor? Hangi değeri yaşatıyor? Bu soruların cevabı yoksa, karşımızda bir gelenek değil, yalnızca alışkanlık vardır. Belki de yapılması gereken, her şeyi olduğu gibi korumak değil; anlamını korumaktır.
Gelenek, hatırlamakla ilgilidir.
Alışkanlık ise unutmakla.
Hangisini yaşattığımızı ayırt edebildiğimiz gün, kültür üzerine gerçekten konuşmaya başlamış olacağız.


