Ülkemizin her bir kösesinden geçerken ayri bir manzara, ayri bir güzellige sahit oluyorsunuz. Bazen saginizda deniz ve masmavi bir manzara, solunuzda sira daglar ve yemyesil agaçlar ormanlar. Bazen de uzun kirsal alanlar, çayirlar. Üzerinde otlayan hayvan sürüleri. Her birisi görenleri ayri cezbediyor.
Yine bir seyahatimiz esnasinda çam agaçlarinin tam ortasindan geçiyorduk. Uzun ve dosdogru kocaman çam agaçlari, biraz asagilarinda gürgen agaçlari, nasilda o dagi tasi süsledigine ve bir hazine büyüklügünde bitmez tükenmez siralandigina sahit olduk. Her seyin sahibi Rabbimizin hazinelerinin ne kadar da büyük oldugunu aynel yakin müsahede ediyor insan. Bir anda bu agaçlarin, kerestelerin nasilda islenip, bir estetigi, bir göz zevkini, bir ihtiyaci karsiladigi geliyor insanin aklina.
Evimizin kapisindan penceresine, balkonundan, balkonunu ayakta tutan sütunlarina kadar hepsinin ana malzemesi idi bu tespih tanesi gibi dizilmis agaçlar. Ahsap evlerimizin misafir odalarinin, duvar ve ters tavanlarinin Selçuklu mimarisiyle süsleyen estetiginin adi idi bu agaçlar. Evimizde kullandigimiz agaç kasiklarin, kepçelerin, yag küleklerinin sanata dönüsmüs hali idi bu sira sira dizilmis agaçlar.
Her biri ulu mabetlerin, hünkâr mahfillerinden, müezzin mahfillerine, mihrabindan, minberinden, kürsüsüne camilerimizin sembolleriydi bu agaçlar. Âdeta o özgürce bulundugu yerlerde çektigi zikri, yaptigi duayi simdi de yeryüzünün halifesi olarak yaratilan insanin hizmetinde çekiyor ve simdi bir anlam kazandim diyordu. Tam da layik oldugum yere konuldum diyordu lisani haliyle, zarafetiyle, estetigiyle, bakanlarin göz zevklerine hitabiyla.
Bir sanatkârin elinde o kocaman agaçlar, yontuluyor, ölçülüyor biçiliyor bir sekle semaile sokuluyor. Görenlerin gözlerini kamastiracak bir sekil, bir mana, bir anlam kazaniyordu. Adeta hayatin hakikati bir gayretle, bir tefekkürle, bir terbiye ile bir mürebbiyenin elinde bir sanata, bir menfaate, bir hizmete dönüsüyordu. Tipki bir insanin yetismesi ve islenmesi gibiydi.
Kiymetli okurlarim/dinleyenlerim!
Insani en güzel sekilde yaratan Rabbimiz, ayni zaman da onu ince bir anlayis ve ruhla donatmisti. Insan egitildikçe, ögrendikçe, yasadikça bu incelik ve estetik insandan esyaya dogru yol aliyor, her farkli agaçtan farkli eserler ortaya çikiyordu. Insan gibi.
Insan, güzel sözle kalpleri, gönülleri yaparken, ince davranislarla ruhlari insa ve ihya ediyordu. Insan kardesini tercih ederken varligini ta dünyanin ötesine tasiyabiliyor, yüzlerce, binlerce insanla kardes ve tanis olabiliyordu. Iste insani bu inançla, bu azimle, imar ve ihya ile bulusturan bu ruhtu, bu incelikti. Insana nezaketi, naif olmayi, kalibina endamina uygun davranmayi, samimiyeti ve içtenligi, kalpten konusmayi ve gönüllere girmeyi ögretiyordu.
Varlik âleminden, insanin ince ruhluluguna ve insanin esyayi da nasil isleyip kendine benzetebilecegine ve ondan nasil faydalar elde edebilecegine giden süreci anlatmaya çalistik. Esyada, insan da islendigine nasil insanligin hizmetinde, insana hizmet edecegini hep birlikte bir daha görelim istedik. Ibret almayi, tefekküre dalmayi ve yol almayi birde buradan görelim arzuladik.
Çünkü bizim isimiz egitmek, ögretmek, düzeltmek, faydali hale getirmektir. Kirmak, dökmek, yok etmek degildir.
Esyalar incelikten, insanlar kabaliktan kirilir derler. Kirmaya degil, islemeye, yikmaya degil, yapmaya, dagitmaya degil, düzeltmeye devam edelim. Selam ve dua ile…




