Yeryüzünde yaşayan tüm canlılar, kimi refleksiyle, kimi hissiyle, kimi koku alma kabiliyetiyle, kimi akıl yoluyla, velhasıl Allah’ın bahşettiği meziyetleriyle davranış biçimi sergilerler. Bunlar yaratanın canlılara hediye ettiği kabiliyetler, başka bir deyişle nimetlerdir.
Bu durum tüm canlılarda böyle iken, eşrefi mahlûk olan, düşünen bir canlı olan insanoğluna daha farklı güçler verilmiştir. Öyleyse insanlar bir taraftan bu güçlerini geliştirirken, diğer taraftan tabiat ve diğer tüm canlı varlıkları da izleyip, onlardan ibretler ve dersler çıkarmak mecburiyetindedirler.
Dünya bir okul, bizler de bu okulun beşikten mezara kadar birer öğrencileriyiz.
Ne kadar bilirsek bilelim, hangi rütbe, makam ve yaşta olursak olalım, mutlaka birbirimizden, hatta hayvanlardan öğreneceğimiz bilgiler vardır.
Sıcak bir gün yaz gününde bilgenin biri masmavi gölün başında oturmaktadır. Dikkatini susuz bir köpeğin göle kadar gelip, tam su içecekken kaçması çeker.
Köpek susamıştır, ancak göle geldiğinde suda kendi aksini görüp korkmaktadır.
Bu yüzden suyu içemeden kaçıp gitmektedir. Birkaç kere tekrarlanır bu sahneler. Derken köpek son seferinde yaklaştığında gölün kenarındaki çamurda kayıp suya düşer.
Göle düşmesiyle beraber akside ortadan kaybolur. Bunu üzerine zavallı köpek korkmadan kana kana suyu içer. Köpeğin bu halini gören bilgenin aklından şu düşünceler geçer: Bir insanın hayalleri ve yapmak istedikleri arasındaki engel çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkular ve endişelerdir.
Eğer insan bu korkularını aşabilirse istediklerini elde edebilir. Sonra biraz daha düşününce, aslında öğrendiği şeyin bundan faklı olduğu kanaatine varır. Asıl öğrendiği şey; insanın, bilge bile olsa bir köpekten, çevremizde olup bitenden öğrenebileceği bir şeylerin olduğu gerçeğidir.
Bu bakımdan, insan düşünen bir varlık olarak hayatını bilinçli bir nizam ile planlamalı, neden bu dünyaya geldiği ve yaşama amacının ne olduğu ile ilgili tasavvurlar yapmalıdır.
Bizim yaptığımızın çoğunu hayvanlar yapıyor zaten. Oysa bizim farklı ve yeni şöyle düşünmemiz ve yapmamız lazım değil mi? Mesela yavrusunu çöpe ya da camii avlusuna bırakan annenin, yavrusunu arsalan ya da kaplandan kurtarmak için koşmaya başlayıp baktı olmuyor bir sapa yerde yavrusunu bırakıp arsalanın önünden tekrar koşarak kendi hayatını feda eden kangurudan alacağı ders yok mu?
Afrika’nın bir bölgesinde ölen bakıcılarının cenazesine gelmek için uzun bir yol yürüyüp bakıcısının cenazesine katılarak hüzünlerini sergileyen fillerden alınacak sadakat dersi yok mu?
O halde biz ruhlarımızı ben biliyorum egosuna tutsak etmekten imtina edip, çok öğrenmeliyim ve bilmeliyim istikametine çevirmeliyiz. Ruhumuzun ve aklımızın ben biliyorum egosunun kavruk ve mat çoraklığına teslim oluşuna seyirci kaldığımız zaman, ne kadar bilmediğimizi bilememe aptallığının cenderesinde çokbilmişlik boşluğuna düşeriz. Düştüğümüz yerden ancak bilgi ile kalkabiliriz iken, yine bilgisizliğimiz ve cehaletimizin girdabında debeleniriz.


