ARİF TAKICI


OKUYABİLENE TABİAT İYİ GELİR


Peygamberimize Nur daginda ilk inen ayet olan oku emri, sadece harflerle cümleler kurulmasina isaret etmiyordu.

 Okumak… Neyi okumak? Kâinati, barindirdigi maddi manevi, canli ya da cansiz tüm varlik âlemini okumak, düsünmek ve üretmek… Hem de bir günü ile diger günü ayni olmadan, bikmadan sikilmadan üretmek.

 Üretmek tüm canlilarin yasama gayesidir. Iste bu yasama gayesi ve hükmünün tezahürü olarak yeryüzünü bizimle paylasan hayvanlar, hatta cansiz diye gördügümüz kayalar, madenler, velhasil madde elemi dahi üretme kanununa tabi yasamaktadirlar.

   Hayatin hizli akisi içersinde insanin varlik âleminin denklemlerini görmeden, okumadan, mana âleminin anlamini iskalayip kendini nefsin sehvetin girdabina birakmasi ne hazin bir sarhosluktur.

  Böyle bir anafor savrulmasina tutsak olan insan yüzlerce kitap okusa da ruhunun özgürlesmesini saglayamaz.

   Insan bir karinca kolonisinin birlik beraberligin hayret verici örnegi olan çalisma azmini ve gayretini, o yilmaz disiplinini hayatinda hiç seyretmemisse ne okumustur?

  Arilarin çaliskanligi ve disiplinini, kangurunun yavrusu için kendini feda edip intihar edisini, köpegin ve atin vefasini, kazlarin havada V harfi seklinde uçup kanat çirpma gücünden çogalan rüzgâri akilci kullanmalarini ve böylece gruba destek vererek birbirlerini dinlendirdiklerini, yilan ve solucanin topragi havalandirisini, o herkesin ürktügü aslanin yavrusuna nasil merhamet gösterdigini okumayan ne okumustur?

    Dünyanin yuvarlak olmasina ragmen göl ve deniz sularinin bosluga dökülmeden nasil durabildigini, bu koca okyanuslari metrekareye kaç agirlikta yer çekiminin bosluga akip gitmemesini saglayip tutabildigini hiç merak etmeden ne okumus oluyoruz?

  Günes isiginin yeryüzüne kaç dakikada ulastigini merak etmeden, milyarlarca gezegenin, yildizlarin galaksilerin dünyamiza çarpmadan bir uyum içersinde nasil hareket edebildiklerini düsünmeden nasil okuyoruz?

 Okumak için gönül gözüyle, yani vücudun bakmaya kadir tüm labirentleriyle bakmak lazim… O zaman gözünüz olmasa bile okursunuz. Asik Veysel’in gözü görmüyordu ama tabiati tüm derinligi ve enginligiyle okuyordu. Sonra da o okumayi ilmek ilmek gönüllere dokuyordu.

 Eee… Gönül adami olmak ruhun demini bulmak,  yanip yogrulup pismekle oluyor.

   Hamdim, yandim, pistim demek de buna isaret eder.

     Sadece tahsil etmemislerin degil, yüksek tahsil etmislerin bile agresif davranip sorunlu hareket ederek savrulmalarinin temelinde de ham kalmak yatar.

  Insanin sürekli ayni yemegi yiyerek beslenemedigi gibi, ruh da ayni seylerle mutlu olamaz… Çünkü ruh vasatligi sevmez…  Ruhu vasat ve ham birakirsaniz, meridyeni belli olmayan savrulmanin girdabinda bocaladigi hezeyanlarla kendisine ve yakinlarina üzüntü kaynagi olur… Yani, baska bir deyisle bir vaka haline gelir.

 Öyleyse yapilacak olan sudur:  Ruhu beslemek için de ona gereken gidanin verilmesi lazim… Mevlana’nin, ‘’dün dünde kaldi cancagizim, bu gün yeni seyler söylemek lazim’’  dedigi gibi… Peygamberimizin, ‘’ iki günü esit olan zarardadir’’ buyurdugu gibi… Her gün yeni seyler üretmek, beden ve zihin jimnastigi yapmak, dolayisiyla ruhta zaten var olan cevheri müspet ugraslarla daha da zenginlestirip güçlendirmek lazim. Böylece meydana gelecek olan güç, sizi fiziki olarak da,  manevi olarak da güçlü yapar… O zaman en küçük olay karsisinda saman gibi savrulmaz,  kale gibi dik durur, tabiati okur, güzellikleri görür, o güzelliklerle temasa bile edersiniz.

Ne güzel söylemis Mevlana: Dünya gözü ile bakan yüzü, gönül gözü ile bakan özü görür… Gören göze karanlik perde olamaz, görmek istemeyen göze isik ne yapsin.

YAZARLAR

https://www.facebook.com/%C3%9Cnye-Kent-Ofset-106507792092593