Ortadoğu, büyük güçlerin hesaplaşmalarına sahne olan uzun bir tarihe sahip. Bugün bu sahnenin en kritik başlıklarından biri ise Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki gerilimdir. Bu gerilim, yalnızca iki ülkenin karşı karşıya gelmesi anlamına gelmiyor; aynı zamanda küresel enerji piyasalarını, bölgesel güvenlik mimarisini ve uluslararası hukukun sınırlarını da doğrudan ilgilendiriyor.
ABD’nin İran’a yönelik politikası uzun süredir “caydırıcılık” ve “baskı” ekseninde şekilleniyor. Tahran’ın nükleer programı, balistik füze kapasitesi ve bölgedeki silahlı gruplarla kurduğu ilişkiler Washington açısından ciddi bir tehdit algısı yaratıyor. 2015’te imzalanan nükleer anlaşma diplomasi adına umut verici bir adımdı. Ancak Donald Trump yönetiminin anlaşmadan çekilmesi ve ağır yaptırımlar uygulaması, iki ülke arasındaki tansiyonu yeniden zirveye taşıdı. “Maksimum baskı” politikası, İran ekonomisini ciddi biçimde sarsarken Tahran yönetimini de daha sert bir güvenlik söylemine itti.
Sonrasında göreve gelen Joe Biden yönetimi, diplomasi kapısını aralamaya çalışsa da sahadaki gelişmeler bu çabaları sınırladı. Irak ve Suriye’deki vekâlet unsurları üzerinden yaşanan karşılıklı saldırılar, Körfez’deki askeri hareketlilik ve zaman zaman yükselen misillemeler, krizin “kontrollü gerilim” düzeyinde tutulduğunu gösteriyor. Ancak bu denge son derece kırılgan.
Olası bir doğrudan askeri müdahale senaryosu, bölge için öngörülemez sonuçlar doğurabilir. İran, coğrafi büyüklüğü, nüfusu ve ideolojik kapasitesiyle sıradan bir hedef değil. Böyle bir adım, sadece İran topraklarını değil; Basra Körfezi’ndeki enerji hatlarını, İsrail’in güvenlik algısını ve Körfez ülkelerinin iç dengelerini de etkileyecektir. Küresel petrol fiyatlarında ani sıçramalar, dünya ekonomisinde yeni dalgalanmalar anlamına gelebilir.
Öte yandan İran’ın bölgesel nüfuz stratejisi de göz ardı edilemez. Lübnan’dan Yemen’e, Irak’tan Suriye’ye uzanan etki ağı, ABD ve müttefikleri açısından ciddi bir stratejik meydan okuma oluşturuyor. Bu tablo, Washington’ın güvenlik eksenli yaklaşımını güçlendiriyor. Ancak askeri güç kullanımı, sorunu kökten çözmek yerine daha karmaşık bir hale getirme riski taşıyor. Irak ve Afganistan tecrübeleri, rejim değişikliği hedefli müdahalelerin uzun vadede istikrar üretmediğini açıkça ortaya koydu.
Bu noktada çözümün askeri seçenekten ziyade çok taraflı diplomasiye dayanması gerektiği görülüyor. Birleşmiş Milletler çatısı altında yürütülecek daha kapsayıcı müzakereler, Avrupa ülkelerinin arabuluculuk rolü ve bölgesel aktörlerin sürece dâhil edilmesi, kalıcı bir denge için daha sağlam bir zemin sunabilir. Yaptırımların insani etkileri de hesaba katılmalı; çünkü ekonomik baskı çoğu zaman siyasi elitlerden çok halkları etkiliyor.
Sonuç olarak, ABD’nin İran’a yönelik olası müdahalesi yalnızca askeri bir karar değil; küresel sistemin geleceğini etkileyebilecek stratejik bir tercihtir. Bu nedenle güç gösterisi yerine akılcı diplomasiye yatırım yapmak, hem bölge halklarının hem de dünya barışının çıkarına daha uygun bir yol olarak öne çıkıyor.


