… Çay bahçeleri, gazinolar, kıraathaneler, meydanlar; bir şehrin sokaklarla el ele sosyal, siyasal, kültürel özetinin damıtılmış hafızası, tarihsel kimliğiydi. Ölümü koşturan Amok koşucusu zamanın; resimlere, öykülere romanlara arşivlediği, hasret yanığı özlemlerdi.
Hüznünü tarihinden, neşesini halkından, terlerini ekmek kavgalarından, romantizmini ise bağırlarında ağırladıkları sevdalardan alırlardı. İnsana dokunabilen yanlarıyla çekmiş gitmiş zamanlardan, neler neler fısıldarlardı…
Zeki Müren, Sabite Tur Gülerman, Nigar Uluerer, Hamiyet Yüceses ve daha nice nicelerinden, katmanlı ezgisel bestelere güfteler nakşetmişlerdi. Kadim kavimler yurdu Anadolu’nun Barak, Bozlak, Hoyrat ustaları, Tasavvuf âşıkları gönülleri, çoğu zaman oralarla gezinmişlerdi.
Salacak Aile Gazinosu Çay Bahçesi, üstat karikatürist Oğuz Aral’ın çizgilerine; kardeşi Tekin Aral’ın öykülerine de içerik vermişti. İstanbul’un “En güzel Balkonu” olarak ünlenmişti. Sinematografik kültür hazinesi, İstanbul’un toplumsal tarihini, o gün orada Ökten ağabeyden dinlemişti…
O vakitler İstanbul İstanbul’muş. Günahsızmış, masummuş... Edebiyatın, sanatın sevda şiirlerinin aranan coğrafyası, çekilen filmlerin başrol oyuncusuymuş. Karikatürlerin, tuvallerin yaraşan çizgileri, duyarlı kalplerin bitimsiz dizeleri, her bir yeri katman katman edebiyatıymış.
O zamanlar sevdalar da sevdaymış. İkliminde yürekler canlı şiir, gönüllerse serim-düğüm-çözümmüş… Bazıları başlangıcı bazıları yarımıyla bitermiş. Bazısı da güldürmemiş öyküsüyle gönüllere bir mezar, kimi zaman örüntüsü bir ömre platonikmiş…
“Taşı toprağı altın” hayallerle taşrasından yoksul masumlar, geçmişin İstanbul tuvaline; boyun bükükleriyle gelirlermiş. Bir de kirli izlerini kalabalıklara gizleyen, suçlu yaratıklardan aldığı göçler varmış ki o vakitler; henüz sosyal dokusu bozulmamışmış!
Hanımefendisinin hanımefendi, beyefendisinin beyefendi, martılarının bile henüz kargalaşmadığı yıllarmış… Sağı solu, yüzü gözü darp edilmemiş, para için beton yığınlarıyla henüz öldürülmemiş!..
Vapurları vapur, troleybüsler troleybüs, tramvayları tramvaymış. Olanca renk cümbüşüyle şakırdayan Boğaziçi, insancıl tüm gönüllerin düşler prensesiymiş…
Elinde olmadan Serhan, geçmişten bir iç çekti… Ekseni eğik dünya, belli ki eski dünya değildi. Neresine bakılırsa bakılsın hakkında anlatılanlarla yaşananlar, uyumsuzluk içindeydi.
Yaratıldığı günden beri “Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde” dönüp duran gezegenin, bazı diyarlarında öyle bir devrana varılmıştı ki eskisinden hiç eser yoktu.
Her alanda liyakat hırsızlığı, her bir yanda seviyesiz görgüsüzlüğün, yüzsüz arsız yolsuzluğun, yükseklerden aşağılara akışan siyasal rol model debisi, sanki tarihi rekorlar peşindeydi.
Kullanılmamış elektrik vurgunu, harcanmamış su soygunu, tüketilmemiş doğalgaz hortumu, neredeyse günaşırı zamlar üstüne zamlı, fahiş faturalarla dürüst yurttaşlığınıza, ceza makbuzu cüssesiyle dayatılırdı.
Eğer hala yancı ya yandaş olmamışsanız, ikamet ettiğiniz şehrin, soluduğunuz havası bile hanenize illa ki faturalanıp, otokrat partizan sultanlığın aslan payına, ceza-i intikam olarak fonlanır, havuzlanırdı.
Arka sokaklarında hayatın, hukuk mağduru yaralarınız, hırpalanmış mazlumluğunuz, suçsuz günahsız varlığınızla hakkınızı arayacağınız kurum, sesinizi duyuracağınız makam, sığınacağınız hakkaniyet mumla aranırdı.
Namus şeref üzerine tarafsızlık andı içmiş siyaset arenasında; mağduriyet başvurularınız cevapsız, kimsesiz halleriniz çaresiz, kronik dertleriniz çözümsüz bırakılırdı.
Sizi korur sandığınız adalet, hizmet beklediğiniz devlet, tutunduğunuz insaniyet; hasarsız hallerini, saygın ederlerini, bir zamanların itibarlı günlerini arar dururlardı.
Oraların sahte diploma hilebazları; sömürge kıldıkları fukara milletin, maddi ve manevi varlıklarına, mevki-makamlarına çöreklenmeye, parazitlenip sömürmeye yuvalanırlardı.
Oralarda ahlak dibe vurmuşluğuna; haysiyet, şahsiyetsiz kalmışlığına; edep, rezil rüsva olmuşluğuna utanırdı. Suç oranı rekordan rekorlara koşarken, mahkeme salonları suçsuzluğun, suçsuz suçlularına trajikomik gişe açmış, tiyatro sahnelerini andırırlardı.
Olası ki devranın insanlığa ders bırakacak sanatında, edebiyatında ve sinema dünyasının gişe yapmalarında, azametli patlamalar yaşanacaktı.
Kaldı ki tiyatronun, sinemanın, edebiyatın özcesi her sanatın tüm kültleri, biraz da totaliter baskının doğurduğu rasyonalizm değil miydi?
Harran yüksek göklerinin Test Uçuş sahasında, motoruyla ihanetini durmuş azman, süzülüş inadını sürdürüyordu. Çalıştırma hamlelerini de hiç takmıyordu.
Umudu sırtlanmış sabır, kendini sürekli yenilese de ambargolu kadavra; beklentili hayallerin iyimserini, karamsara solduruyordu. Ardına yaraları, yasları, acıları bırakarak çekip giden, kalımsız zamanı andırıyordu.
Kokpitteki altimetrelerin, sevgili Azrail’den yanaymış gibi uçmuş ibreleri, sanki bir yerlere yetişmenin paniği içindeydi. Ömrün elde kalanında, adeta geriye sayım başlatmış kanatlı süreölçerlerin, ilahi dublörlüğünü üstlenmişlerdi sanki.
Yükseklikle birlikte Yzb. Serhan ve Ütğm. Göktuğ’un, vade hanesinden gasp ettikleri zamanının, vebalini de sırtlamışlar gibiydi. Özetinde bugünün yarınına, yepyeni anlamlar katmaların, gayreti içindelerdi.
Sezgilerle hayalleri karıştırmamak gerekti ama iyimserlikten bozma bir karamsarlık, hızla yaklaşan yerküreyle birlikte gelmekteydi. Beş on dakika sonra, bu öyküden ya Serhan ya Göktuğ’un, bileti kesilecek gibiydi... Yahut hiçbirisiyle hayat, bir şey olmamış gibi koşuştuğu yarınlarına devam edecekti.
Yeryüzünden Serhan’a gelenler o an, gözler önünden geçen bir film şeridiyle hafıza ekranında gösterimdeydi. Hani bilim insanlarına göre oldukça uzun sandığımız rüya, en fazla yedi saniyeydi. O anların kadrajları da işte öylesine ultra yüksek bir hızın, düşünce akışı içindeydi…
Not; Rıdvan Aydın’ın “YÜREĞİME SİYAH ÇELENK BIRAKTIM” adlı, roman dosyasından devam edecek…
Dipnot;
1. Evrensel eşsiz lider, benzersiz vizyoner, tarihin durmuş kalbini hayata döndüren, Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde; önce “Çanakkale geçilmez” sonrasındaysa bize, Kuvayı Milliye destanlarıyla bir vatan bahşeden, tüm şehit ve gazilerimizi minnet, şükran ve saygıyla anıyoruz. Cennet mekân kahramanlarımız, uhrevi dünyanın sinesinde nurlarda şad olsunlar…
2. Yolculuklarında ilk kez kokpitte tanışma sonrası, yine kokpitte ağırlamak, bizim için onur vesilesiydi. İkinci yolculuğunda, biz o günün kokpit ve kabin ekibini, Müdürlüğünü yaptığı Topkapı Saray Müzesine davet etme nezaketini göstermişlerdi. Asrın bilge kişisiyle en son, Süleymaniye Camii karşısındaki lokantaların birinde rastlaşmıştık. Değerli Hocamızın da benim de komşu masalarda konuklarımız vardı. Ayaküstü sohbetimiz, her daim yansıttığı nüktedan öğretisi, içten gülüşleriyle öncekiler gibi çok keyifliydi. Evrensel bir yüreğin saygın vicdanıyla bilimsel tarihin, eşi bulunmaz bir dünya değeri, unutulmaz bir entelektüeliydi. Işıklar içinde uyusun, cennet mekân Değerli Prof. Dr. İlber Ortaylı Hocamız…




