RIDVAN AYDIN


YÜREĞİME SİYAH ÇELENK BIRAKTIM (73)


…Göklerin, hayatla girişilen apansız dalaşları; sataşkan dayatmalarla umarsız, cana kastla acımasız öykülerini, hızlıca tamamlamaya koştururlardı. 

 

Belalı tüm gök öyküler gibi, Serhan’la Göktuğ’un şu an, ana karakteri oldukları öyküde de ortalık, pek durulacak gibi değildi. 

 

Aniden patlamış yüksek voltajlı bir gerilim; endişeler ataklı içeriğin ara sokaklarında, insanlığa bırakacağı “Yüreğime Siyah Çelenk Bıraktım” adlı bir dosyayla, ciğerleri kıyasıya yakmalara, yoksa o da mı hazırlık içindeydi? 

 

Yıllık bilançosunun 10’lardan aşağı düşmediği ambargolu, bazı gök öyküler gibi, yoksa bu da mı kurbanlarının, can pazarından çıkışlarına müsaade etmeyecekti!..

 

Şaşırtıcı dakikaların ürpertili haberiyle, Serhan’la Göktuğ’a dünyada ayrılmış sürelerinin, bilinmez ki sonlarına mı gelinmişti! 

 

Hayat yolculuğunda, onların payına düşen de buraya kadar mıydı? Yaşam denen öykü içi öykülerinin, “bir varmış bir yokmuş” masalı, yoksa bu günün mü hazin noktalısıydı!..

 

Aerodinamiğin karşı konulmaz yasalarına, kendini bir iyice bırakmış enerjisiz koca kadavra, ıssızlığa terk edilmiş bir uzay istasyonunu andırıyordu. 

 

20.yüzyılın hayli havalanmış teknolojisi, genlerinde taşıdığı biçareliği, gök uçlarda aniden kopmuş ağır bir heyelanın, hasarlı enerjisiyle süzülerek akıyordu! 

 

Adeta üst üste yıkılan irtifalardan, ihaneti kayan heyelan; önüne kattığı metal kadavrayı hızla sürüklüyor, götüreceği koordinat her nereyse süratle yaklaşıyordu. 

 

Velhasıl gök okyanusların koca bunağı, muharebe sahasında aldığı ağır yaranın can havliyle bir kıyıya kapak atmanın, ilkel bir savaş kadırgasını andırıyordu… 

 

Savaş göklerinde romanlaşırken, zaman zaman yeryüzüne de inen öykülerin, hakikat ışıldayan anlatıları, insanlığa duyarlı doğallıklarını sırtlarlardı. 

 

Zira toplumsal gerçekçi edebiyat; hukuksalla ahlaklanan hayattan çok, siyasal yasalarla dayatılan etiği dert edinir; bilimsel aklın, vicdani edebiyle olanı sorgulamaya alırdı…

 

Harran göklerinden Diyarbakır’a, küre baronlarının ihanet ambargosunu süzülürken; tarihe, hakikatin hakikati notlar düşmek de evrensel gerçekçi gök edebiyatın, şu çıkarsız, şu insandan yana davasında celse açmıştı. 

 

Gerçeklerden gerçekler arıtan, haktan yana döktürmesi yeryüzüne varabilirse eğer; sadece “dokuz köyden” değil, doksan dokuz köyden kovulabilir kayıtlarının, edebiyat katmanlı bir yayınevinin edebiyat kimlikli bir editörüyle de rastlaşması, zamanda yaralı bir olasılıktı…

 

Ulu Önder Atatürk’ün, “kimsesizlerin kimsesi” Cumhuriyet değerlerinden dahi bilimsel akıl almayan diyarlarda; küresel proje olmalara uyarlı, hem Siyasi Partiler hem de Seçme Seçilme yasaları oldukça namlılardı. 

 

Oralarda aşağıların, yukarları biatle inşa eden cehaleti; dış güçlere proje “Rabbena hep bana” hayat yolcularını beter türetir, iç siyaset sultanlığıyla dünya rekorları kırdırtırdı. 

 

Aşağıların, yoksulluk debisi derinleşirken; yukarıların, uluslararası dolaşıma düşmüş, ağızdan ağıza astronomik konforları; ultra yüksek kazançları, “buz dağının görünenini” andırırdı.

 

Siyasanın, halktan kopuk mikrofon halkçısı baronları; her bir yanı mağduriyet sarmış alanlara… Açlık kampına aldıkları, düşük maaş sabit gelir yurttaşlara... Her gidenle ağırlaşan, her gelenle derinleşen yaralara… Sadece seçimden seçime uğrarmış yaparlardı…

 

Gösteriş diplomasisinin oralı bir devranıydı ki, siyaset tacirlerinin kameralar önünde avaz avaz havalanması… Bulunduğu ülkenin hak’ kını koruyormuş gibi kanatlanması; meğerse üçüncü bir ülkenin, kapalı kapılar ardında muhabbet buluşması… Hatta olası ki “canciğer kuzu sarması…”  

 

Acı olan; doğruları yanlışına, helali haramına karışmış öylesi oraların; kamera önlerinde ayrı, arkalarında ayrı bir siyasetle avutulması… 

 

Çıkar cephelerinin, hukuksal demokrasiden uzak, Otokrat Parti Başkanları; millet cebinden kaptıkları milyarlarca liralık Hazine yardımına, oralarda şaşaalı imparatorluklar kurarlardı. 

 

Temelinde sosyal hukuk, çağdaş eğitim, paylaşımcı ekonomi isteyen uzay çağı; oraların bitimsiz mikrofon savaşları, kibir dağı dalaşları, ağır çekim reklamlarıyla hep pas geçilir; dijital çağla da araları, kaydır kaydır tüketicisi olma dışında pek olmazdı. 

 

Oralar siyaseti; diğer partiler şöyle dursun, kendi aralarında bile durmaksızın, benbenci geçimsizleri oynatırdı. 

 

Öylesi bir Hazine yardımıydı ki oraların: Halk yoksulluk teröründe kıvranırken, siyasi parti sayılarında sürekli türemeler, yabanın pıtrak dikenlerini aratmazdı...

 

Kameralar önünün 7/24 vatan-millet-bayrak tiratları; hak, hukuk, adalet kelamları; oysaki yakın çevrelerine tıka basa doldurdukları haksızlık-hukuksuzluk-adaletsizliklerin, tam da sinsi membaı; “Bana arkadaşını, yok yok çevreni söyle, kim olduğunu söyleyeyim” atasözünü, tümüyle eksiksiz ispatlardı. 

 

Hatta hatta yerel yönetimlerin, nerde kamera görse hemen ceket çıkarıp kol sıvayan, beterin beteri olma olasılığı oldukça yüksek, türbin oyuncuları da epey çoklardı.

 

Kimsesiz mağdurlardan, dürüst yurttaşlardan yanaymış gibi, kendilerini millete mikrofonik kameralarla yamamalara, şovla fırfırlı vitrin yapmalara çırpınırlardı… 

 

Zaten küresel güçlerin proje şablonları, yıllar yılı neredeyse hep aynıydı. Klasik dükkânını ya inançlara ya etnik kimliğe ya da ırksal parazitliğe açardı. 

 

Coğrafyaların, ninnilerle pohpohladıkları cehaletten saltanat devşirenleri bulur buluşturur, sömürgen projelerine, ileri uç karakolu olarak konuşlandırırlardı. 

 

Böylelikle coğrafyaların uyuşturan cehaletini, çıkarcı biate programlayıp, Zombi gibi yeryüzüne salardı. 

 

Not; Rıdvan Aydın’ın “YÜREĞİME SİYAH ÇELENK BIRAKTIM” adlı, roman dosyasından devam edecek…

 

YAZARLAR

https://www.facebook.com/%C3%9Cnye-Kent-Ofset-106507792092593