…Gülmeye-güldürmeye dinamit siyasetle emperyalizme Dârülharp olmuş coğrafyalar; neredeyse herkesin herkese oynadığı… Güvenin güvene hasret kaldığı… Ahlakın kalıplaştığı; toplumsal travmalı bir devranı yaşardı. Hava-Kara-Denizden, devasa bütçelerle oralara cepheler açmaların, artık gereği mi kalmıştı!
Çağın bilimsel düşünce arkeolojisine, sadece oralarda musallat defolu yapıların; aklı külliden uzak, aklı cüzi cehaleti; olanca lanetiyle oraları, zaten hoyrat yağmalayıp-yağmalatarak, yapacağını yapmamış mıydı?
Sınırları deşerek ithaline vize verilen cehalet, yerlisiyle harmanlanınca; ustalıkla işlenip cephane yapılınca; alanında sinsi sinsi anarşiyle, terörle de karılınca; oraların şirazesi allak bullak, sahi kaymamış mıydı?
Hele bir de milli ve manevi değerleri gerek siyasi gerekse müridi ya da havari odaklarla narkozlanıp, yıkıcı ideolojilerle de ayrıştırıldı mı, oraların toplumsal ayarları, tepe taklak bir asır ötesine sarardı!..
Milletin arasına sirensiz, konvoysuz, korumasız katılamayanların; oraları, patlayıcı ithal cehalet mühimmatıyla doldurup taşırması… Olası bir kara gün için halka karşı, bu böylesi uyuyan hücrelerin inşası… Bir böylece saltanatlarını korkuyla koruma hesaplaması, dünya tarihine bir bir kayıtlanandı.
Emperyalizmin, kapitalizme ahlaklı ilahları, acımasızca harabe kıldıkları haritaları beter yağmalarlardı. Sömürüsüne durdukları oraları yasaklı maddelerin; çocuk yaşta örgütlerin, kriminalleşme çetelerinin; barbar yuvalarına dönüştürüp, akabinde kendi yurttaşlarına oraları, güvenilmez olarak damgalayışları, oralara ettiklerinin ifşaı itiraf mazbatasıydı…
Kürenin bu böylesi gaddar soylu bir avuç hükümranları, bu kumpas makinası, bu melek maske, iblis geni tohumluları… Kara kara yalanlarla dünyaya saltanat eylerlerken… Kandırmaca algı yönetimiyle külliyesi kötülüğün, O dünya rekorlu hikâyeden adamlarını…
Oraların, hep milletten görünüp, millet hakemliğini hiçe sayanlarını… O devletten milleti çalanları... O kara kutusu ihanet dolusu olanlarını; gencecik kanlarına varana dek emecekleri diyarlara, tepeden inme iktidar yaparlardı…
Sömürge listesine katacakları sinsi işgallerini, uzakların oturdukları koltuklarından; öylesine bir kelepir, öylesine bir zahmetsizce tamamlamış olurlardı.
Kaldı ki yüzyıllardır küresellerin, sadakatli sömürge diyarları; babadan oğula geçen Hiper Lüks Saltanatların, oralar halkını tüm dünyaya her alanda muhtaç kılmamış, ispatlı bir yığıntısı olmamış mıydı?
Velhasıl, 8 milyar içinde, çok az bir azınlığın, azgın sermaye imparatorları ve hayatımızı ihale ettikleri; yerel siyaset taşeronlarıyla aynı gezegeni paylaşmak; biz insanlık için ne büyük bir talihsizlik ne ağır bir zulümdü!
Yzb. Serhan, emperyalizme asker siyaset etiğinin, dünyayı tasarlarken ağır hasarlar bırakan yaralarını o an, bilimsel aklın adil vicdanı, evrensel hukukun, insandan yana normlarıyla irdelemeye almıştı…
Yobazite1 katsayısının, okumazlığı fazlalaştıran, casus yazılımlı kaydır-kaydır üreticileri; atadıkları şiir, felsefe, sanat yoksunu gerek yerli gerekse küresel cehaletin, monark müzayedecileriyle sömürü oyunlarını, oldukça hoyrat kurgularlardı.
İşte bu yüzdendi ki, evrim geçirememiş alt aklın, sorgulama kültürüne marazlı zekâları; dünya saltanat cambazlarına hizmetkârlıktan, asla kurtulamamış ve kurtulamazlardı.
Korkunç gelir adaletsizliğinin uçurum derinlerinde; sermayeden sermayeye, servetten servete kapitalizer sıçrayışları ve rol model oldukları toplumların; baktığını para gören affluenza2 sapkınları, öylesi coğrafyaların sağalmaz yarasıydı…
Küresel proje şeytanlıklardan, masum yakasını bir türlü kurtaramayan oralarda özelleştirme; mülkiyet ve yönetimi devlete ait kamu mallarını, millet varlıklarını, eş dost akraba yandaşlığına, bazen sinsi bazen hülle3 yoluyla yağmalatış operasyonlarıydı.
Öylesi bir afetiydi ki oraların; hayatına çökülmedik barışın, insanlığın, birliğin mimarları, sabıkası yurtsever yurttaşları; satılmadık hazine arazili fabrikaları; ormanları, kıyıları, yeri-yurdu kalmazdı...
Hatta bazı diyarlardaki özelleştirmeyle; alıcıyı satıcıya, satıcıyı alıcıya pazarlayan akarların siyasal debisi, yerli ve yabancı saltanatlara adeta vanalaşırdı. Ki dahası oralarda, dini ve milli inançlar bile, adeta özelleştirme kapsamına alınırlardı.
İlahiyatçı, Sufi ve Mistik bir felsefeyle dünya barışının abideleşmiş mirasları; gönüller sultanı Mevlanaları… Bektaşi felsefenin, şahlar şahı Hacı Bektaş-ı Velileri… Medeniyetler yatağı Anadolu’nun El Hakk4, Hak ve Halk şairi, tasavvufçu bilgesi Yunusları… Mutasavvıf düşünür, evliya, şair ve filozof Hacı Bayramları da ola ki neuzibillah5, sıradalar mıydı?
İslam’ın kutsal kitabı Kur’an: Nisa Suresi’nin 135’inci ayetiyle “Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutun, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın” öğretisini farz (zorunlu) kılmışsa; biz “Elhamdülillah Müslümanım, Ne Mutlu Türk’üm” diyenler, sahi vicdanen rahat mıyız?
İlahi sanatkârın şiirsel tuvalinden çıkanlar, bulutlar diyarından seyre koyulanını, teolojik felsefeye salardı. Zaman yolculuğunda, durak durak inenlerimiz, bir yerinde bizim de ineceğimiz yanardöner bir dünya vardı…
Çığlık çığlığa gelişimiz, sanki ön sözüydü gidişimizin!.. Yaşamak neresiydi, ölüm nereydi? Ya şu bizi albeniyle kandıran, hayata ne demeli!.. Yaşama bedeline durup durup fatura kesen hayat; nihai faturayla iade alan toprak; neyin kime anlatısıydı?
Biz zaman yolcularının, ömürle sınırlı dünyevi seyri, evrenin sonsuz genişliğinde, belki de bir saniyeydi? Göçtü dediklerimiz, gelmiş gitmişlerimiz; bilinmez ki uzakların, sahi nerelerine gitmişlerdi?
Not; Rıdvan Aydın’ın “YÜREĞİME SİYAH ÇELENK BIRAKTIM” adlı, roman dosyasından devam edecek…
Sadece Rabbül Müslim’in değil, Rabbül âlemin inancın meşalesi, İlahi adaletin ayet ayet indirildiği Ramazan ayının; olanca kötülüklerden arınma, huzur ve barışa vesile olmasını temenni ediyor ve dünyanın tüm iyi insanlarına sağlık, refah, mutluluk getirmesini diliyorum.
Dipnot;
(1) Gericilik
(2) Aşırı zenginlik hastalığı
(3) Tanrı
(4) Tanrı korusun, Tanrı’ya sığınırım anlamında, tehlikeli bir durum karşısında söylenir.
(5) Başkasına verip alma.


