RIDVAN AYDIN


YÜREĞİME SİYAH ÇELENK BIRAKTIM (76)


… Bilinmez ki nerelerin, nerelerine göçmüşlerimiz, yoksa yakınımızın görünmez suskunları mıydı? Her doğumun, mutlak bir gün batımı, belki de yanı başımızın, gizemli bir boyutundaydı. 

 

Akışına yetişemediğimiz zaman… Ardının yavaşında eskitip, yılkısına savuran zaman… Yenilenme hızıyla silip silip hafızasını revize eden zaman…

 

Bir vakitler bizler için gelecek olan şu an, meğer hayat yolculuğunun duraksız vagonuymuş; gelip gelip geçmişin arşivine yol alan!  

 

Akıl almaz bir diyalektiğin1 zaman yolculuğuyla, verilmiş sıra numarasında eskimek bir denklemse; geçmişler geleceğin, gelecekler geçmişin mi bilinmeyen X’iydi?.. 

 

Ya o gelip gelmeyeceği, keyfine bırakılmış yarına ne demeli? O yarınlar ki dünlerin geleceğiyse bu günlerin dünleri, bizler için geçmiş mi gelecek miydi?

 

İlerliyor gelişiyoruz derken, yoksa geçmişe doğru mu gidişteydik! Atom en küçük parçasıysa maddenin, aslımıza mı geri dönüşteydik? 

 

Yitip gitmiş yüksek uygarlıkların arkeolojik anlatısı; ola ki uygarlığımızın da gelecekte, bir söylence yasıydı. 

Hangimiz atığı değildik ki zamanın? Gülerinde hamlesini hoyrat yapan hayatın! Araf’ında kaldığımız arabesk yanlışların…

 

Neresidir kim bilir, göz aydını zamanın… Bir musalla taşına duası okunurken bizden artakalanın…

 

Şu dünya boşluğuna geliş-gidişimizde, ilkel kalmış yanlarımızı hesaplaştık. Hayat sınavımızda bir epey yollar aldık, bir epey sorgulandık!.. 

 

Biz kimiz, niye geldik dedikçe meraklandık, bizler de sorguladık! İnsan özetimizle gün oldu umutlandık, tamama vardık sandık… Çarptık, böldük, topladık. Nihai ederiyle çıktımıza bir baktık, hepten sınıfta kaldık!.. 

 

Dünleriyle bilinmeze düştükçe, çekip giden yarınlarımız… Günümüz bilimini biçare mi kılmakta, zaman makinelerine illaki muhtaçlığımız! 

 

Hani var ya insanın bir devranı. Devrilir ya yaylaları, dağları… Susar dünya, diner ya rüzgârları… Öyküsünü kışlar basar, Hozan2 olur Zozan’ı3… Yıkılır birer birer, kaleleri burçları… Bir daha dal tutar mı dökülen yaprakları!.. 

 

Serhan’la Göktuğ’u, bilinmez bir koordinata taşıyan, Vietnam göklerinin yorgun savaşçısı da sanki işte öyleydi! Aşağılardan kokpite uçuşan anısal karelerin, Serhan’a vuranları yazanak yazanaktı... 

 

Kırk beş bin fitlerin motor sınavında, sınıfta kalmış gök fail, cehaletin ne yapsan boş, tavırları içindeydi. Sanki uzayın esrarengiz bir yerlerinden, asırlar önce fırlatılmış da ineceği gezegen için artık süzülüşe geçmiş, yaşlı bir kadavrayı andırıyordu.

 

Sisli anılar diyarında, naftalinli zamanları dolaşan Serhan Yüzbaşı’nın, aniden attığı kahkahaya Göktuğ Üsteğmen;

 

“Hocam, bir şey mi oldu?” demişti, ancak öyküyü dinleyince o da epey gülmüştü...

 

Eğer mizah, açtığı yaraları sarmaktıysa hayatın; sanata sığınışı, yıkığından kaçışıysa insanın; Serhan da Göktuğ da o an, işte öyle yapmışlardı… 

 

Uzaklardan süzülüşle yaklaşırken gürleşen ıssız patikalarda, olası ki yazların toz dumanlı yolları, “kuş uçmaz kervan geçmez” bir kıştan sanki sıkılmışlardı… 

 

Yzb. Serhan’daki bilinç akışı bu kez, çağdaş uygarlığa hiç de yakışmayan yörelerini arşınlıyordu dünyanın… 

 

Ta 6’ncı yüzyılda, Hz. Ali’ye “Devletin dini olur mu?” diye sorulduğunda; “Devletin dini adalettir. Adaleti olmayan devlet zaten dinsizdir” dememiş miydi? 

 

Siyasal yasaların dayatımı yerine, hukuksal adaletin kutsiyetiyle güçlendirilmiş devlet sistemleri, yurttaşları siyasete değil; siyaseti yurttaşlara mecbur ve muhtaç eylerdi!.. 

 

Saltanatların her türünü, halkın sırtından süren küresel proje sultanlıklar ise yuvalanabildikleri cehalet coğrafyalarında, insanca yaşamanın tekmil temel ihtiyaçlarını kıstıkça… Huzura, mutluluğa, refaha hasret bıraktıkça; oralarca daha çok ilahlaştırıldıklarına, kendileri bile şaşa kalırlardı…

 

Bu sebeple oraların milli ve manevi değerlerini partizanlaştırıp yarıştırarak, yandaşlaştırıp ayrıştırarak, milleti kendilerine tamamen muhtaç bırakmaya, bir derinden yoksullaştırırlardı… 

 

Yandaş haramiliğe af üstüne af furyasını… Yurtsever muhalifliğe vergi üstüne adaletsiz vergilerin, insafsız dayatılmasını… Zam üstüne zam fırtınalarını… Ekonomik karabasanların, dizginsiz enflasyon kasırgalarını hortlatırlardı…

 

Vatanın haksızlık, hukuksuzluk, yağma, talan ekonomisine yandaş olmayanları; cellâtlaştırlmış yoksulluğun darağaçlarında güvencesizlik, işsizlik, aşsızlık, adaletsizlik çaresizliğiyle boğdururlardı. 

 

Halkın musluklarından, doğalgaz vanasından, elektrik düğmesinden; bakkallardan; marketlerden; istasyonlardaki akaryakıt pompalarından, velhasıl piyasaların her bir yanından, zulüm üstüne zulüm akardı… 

 

Neticede oraların dar ve sabit gelirlileri her ay, sadece vergi ve faturalara çalışırlardı. Melek maske şeytanlıklarla dayatılan yolsuzluk, hırsızlık, hukuksuzluk iklimiyle bir sinsice çırpılan millet; ortaçağ kafasıyla atom çağı yönetmeye kalkışan partizan siyasetin, cellâdına âşık yandaşlaşma odağına salınırdı. 

 

Kısa yoldan köşe dönmelerin parselasyon bereketiyle devletin bağrına ağır darbeler vuran uhrevi tellallıklar; dünyevi dokularla nam salar, gezegende manşet manşet zulümler, dehşet dehşet hainliklerle anılırlardı.

 

Maide suresi 42’nci ayetin, “Allah Adil Olanları Sever” fazileti, dünyevi çıkarları kadardı…

 

Not; Rıdvan Aydın’ın “YÜREĞİME SİYAH ÇELENK BIRAKTIM” adlı, roman dosyasından devam edecek…

 

Dipnot;

 

(1) Karşıt veya çelişen düşünceleri, yan yana getirerek, bunlar arasındaki çelişkiyi çözmeye çalışan akıl yürütme algoritması.

(2) Ekini derilmiş tarla

(3) Kürtçede yayla

YAZARLAR

https://www.facebook.com/%C3%9Cnye-Kent-Ofset-106507792092593