… Gök uçlara patlamış Azrail kasırgaları, On bin fitlere dek dinmemişlerse, nihai karar irtifası On bin fitler gelince, âdeta bir daha patlarlardı. Bu patlayış savaş pilotlarının gizemli Big Bengiydi. Ya diriliş ya gidişti…
Belki sandalye roketleri de yoldaşı oldukları ambargolu aygır gibi, gizli hain çıkacak, pilotlarını hayata fırlatacak sistem ateşlemeyecekti.
Öylesi bir durumda Serhan’la Göktuğ, metal bunağı ya yerleşimsiz bir araziye ya da tarihi Karacadağ’a doğru yönlendireceklerdi. Sonrasında kanopiyi açma şalteriyle hafif aralayacak, rüzgâr tesiriyle kopup gitmesini sağlayacaklardı.
Eğer ki kanopi kendi şalteriyle açılmazsa, yan rayına fabrikasyon monteli çekici andıran çelik bıçak alınarak, alttan yukarı yukarı darbelerle önlü arkalı, kanopi tepesi kırılmaya çalışılacaktı. Ve derhal sandalye emniyet kemerleri çözülecek; teknolojinin demir soylu haini, terse geçirilecekti.
Uçak kumanda levyesinin, hafif ileri bir itilişiyle oluşacak negatif “G”; Serhan Göktuğ ikilisini, gök boşluğa bırakacaktı. Akabinde herkes kendi paraşüt deklanşörünü gecikmesiz çekecek, sırt paraşütlerinin açılmasına çalışacaklardı.
Efendilerine yaptığı hainlikle koca aygır, ondan sonra ne hali varsa görsündü. Bir araziye mi yoksa Karacadağ’a vurarak mı parçalanmayı, hunhar keyfi bilirdi! İster patlayarak yansın, ister yanarak patlasındı. Haindi, hak etmişti. İnsanlıktan uzaktı… Kıyıcıydı velhasıl, hayıflanılası değildi…
İmalat genlerindeki doyumsuz gaddarlığı, terör devletlerinin küresel baronlarına, el pençe durmayı ahlak hazmetmişlere benzerdi… Onlar gibi dayatmacı, onlar gibi güvenilmez, onlar gibi bana neci, benbencilerdi.
El pençe diplomasisinin, kocamış kadavra siyaset failleri; eğer kendilerine alan açılırsa, bulundukları devletin burçlarına, emperyalist efendilerinin bayraklarını dikeceklerine dair, kapalı kapılar ardında ant içerlerdi…
Taşeronluklarını kabullendikleri küresel efendilerinin desteğiyle hükümet olduklarında da ülke hukuk sisteminin adalet kalitesi, adlarına siyaset kurumu dedikleri, adeta partizanlık örgütü şirketlerinin, müsaadesi nispetindeydi.
Bulundukları diyarların meclis kürsülerinde, ettikleri yerli yeminleri kaldırır gömer, edindikleri saltanat karşılığında, küresel efendilerine verdikleri sözleri yemin addederlerdi.
Özetiyle iktidar laboratuvarları bilimsel olmayan oralarda, yürütme organlarının yasamayı istilası, anayasaları da demokrasiyi de kadük1 eylerdi…
Liyakat, ehliyet, adalet söylemleri ve hukuku egemen kılma nutukları; gün be gün laiklik ve liyakat katilliğine koşturur, ayarıyla oynanan hukuk; demokratik, çağdaş, hakşinas yurttaşlardan öç alma silahına dönüştürülürdü.
Neticede oralar, haksızlığı hakları sayanların, günbegün çoğalan güruhuyla; kendilerini, haklının yerine koyabilecek vicdan asaletini yitirmişlere hazinelik eylerdi…
Anayasaları hatta dini ayetleri bile kendilerine uyarlayan partizan örgütlerin, oralarda bazen ellilere yüzlere dek varan sayıları, trajikomik bezirgânlık rekorları olarak dünya siyaset tarihine ivmelenirdi…
45 bin fitlerin ambargo kadavrası, çaresizliğin sunduğu çözüm arayışıyla suspusluğunu süzülüşteydi. Bir zamanlar Mardin, Hasankeyf ve Harput yörelerinde, hükmünü sürmüş Artuklu’lardan kalma, zengin tarih kültürüyle Çermik ilçesi; karşılardaki kırsal yalnızlığına çekilmişti.
“Gelin Dağı” yükseğinin düzlüğü, her yıl olduğu gibi, yaylamaya çıkacak göçer sürülerine, çimlenme hazırlığındaydı.
Güneye bakan eteklerinin yüksek bir tepesinden, görevleri Siverek düzünü gözetleme izlenimi veren, yaklaşık iki manga askerin, ayakta taşlaşmış heybetleri, coğrafyanın görünesi bir muhteşemliğiydi. Olanca düşündürücülüğüyle Kapadokya’nın, görkemli kanyonlarına benzerdi.
Yüzbaşı Serhan’ın oralarda gezinen gözleri, memleketi Elazığ’a en kestirme yollarına düşmüştü. Kadim ismiyle Hazar Gölü, gök maviyle kendi mavisini paylaşıyor gibiydi… Lise son edebiyat bölümüydü.
Zorlu ekmek kavgalarından, Liseli yaşına oturmuş ağır tavırları ve haktan yana vicdanıyla, insan olan herkeslerce seviliyordu. Milli Güvenlik dersi, İl’in Askerlik Şubesi Başkanı, Bnb. Ş. Gökçe tarafından verilmekteydi.
Askerlik şubesine yeni gelmiş başvuru formlarıyla Hava Harp Okulu’na müracaat etmesini, tüm sınıfa salık verdiğinde; 1969 yılı, yaklaşık 20 gün öce ulaştığı İlkbaharını yaşıyordu...
O tarihte patlak veren, köydeki mal davasıyla iç dünyası; kendine milis kuvvetler arayan siyasi akımlarla da dış dünyası allak bullaktı. Hafta sonları köye her gittiğinde; mal davasına takılı kafası, sabahlara dek kendiyle hesaplaşır dururdu.
Gerek güçlüden yana siyasi yasaların gerekse o tür yasaları meşrulaştırmış siyasal aktörlerin, tarafları biri birine kışkırtan çözümsüz hukuk azizliğiyle nice nice hayatlar heba olmuştu!
Koca bir gençliğin, vurup kırma senaryolarındaki boşu boşuna günleri; bilinçsizce tüketilen saatleri; yaşam savaşlarının, siyasilerce yapımlaşmış zehirli siyasetiydi.
“Doluya koysa almıyor, boşa koysa dolmuyor” hesaplarıyla süre giden, siyasi voltajı oldukça yüksek dönem, sonrasına telef olmuş kuşaklar, enkaz olmuş hayatlar, yas dolu haneler bırakmıştı...
Yaratılış doğasındaki mizacıyla hızla koşturan zaman, o yılın üniversite sınav kapılarına da dayanmıştı… Filmlerde gördüğü İstanbul’a, ömründe ilk defa giden Serhan, Sirkeci’de ucuz bir otelin, dört kişilik bir odasına yerleşmişti.
İstanbul Teknik Üniversitesinin Gümüşsuyu binasında sınava girmişti. Sonrasında Harput Turizm’in şehirlerarası bir otobüsüyle yorgun argın köyüne henüz dönmüştü ki Anası, üstü mühürlü resmi bir zarf uzatmıştı...
“Oğul Oğul bağ hele! Dün bu zarfı, Poyraz nahiyesinin jandarmaları getirdi”. Bir askeriye okuldan gelmiş dediler. Heyecanla açtığı sarı zarfı okurken R. Serhan; Anası merak içinde “Hayırdır oğul, nedir ki o?” diye sormuştu…
Not; Rıdvan Aydın’ın “YÜREĞİME SİYAH ÇELENK BIRAKTIM” adlı, roman dosyasından devam edecek…
Dipnot;
(1) Değerini, önemini yitirmiş.


