“… Hava Harp Okulu sınav davetiyesiymiş Anam, önemli değil!”
“Ne demek önemli değil oğul, nasıl önemli olmaz! Askeriye peygamber ocağıdır, Cennet mekân Ata’mızın yuvasıdır”
“Tabi ki kutsalımız, yüreğimiz, baş tacımızdır Ana! Ama demem şu ki ne elde var ne avuçta! Üstelik henüz gelmişim. Hani neyle, nasıl giderim İstanbul’a?”
“Ne vakitmiş ki o imtihan?
“İki gün sonraymış. Ağustos’un 4’ünde”
“Yani?..
“Yanisi şu be Anam! En geç yarın akşam, Elazığ’dan yola çıkmam gerekir! Üstüne üstlük kimimiz kimsemiz mi var bizim! Kimsesizin oraları kazanması kolay mı ola gerek!
“Kiminin kimsesi varsa, bizim de yüceler yücesi Rabbimiz var oğul! Yarın ola hayrola! Kadir Mevla’m elbet açar bir kapı!”
Serhan yol valizini açıp, yıkanacakları akşamın darında Anasına verdikten sonra, yirmi üç saat sürmüş yol yorgunluğuyla hemen uyumuştu.
Rüyasında köyün Miran1 mevkiindeydi. On bir yaşlarındaki çocukluğunu beraberine almış, zar zor tutunduğu Karasabanla2 dedesinin peşi sıra çift sürüyordu.
Tarlanın sinor’undaki3 çalıya, minik bir Çalıkuşu kondu. Kendince bir şeyler anlatıyordu. Gök mavide bir bulut kümelenmiş beyazıyla gülümsüyordu.
Dedesi masta4 ile bir yandan öküzlere; “De haydi yarenlerim, canlarım, ciğerlerim de haydi!” çekiyordu. “Vakit öğleni devirdi. Azı kaldı dayanın!
Torunum, her günkü gibi hem sulamaya hem akşama kadar yazı yaban otlatmaya, götürecek sizi meraklanmayın”
Bir yandan da Serhan’a “E de haydi yavrum, de haydi sallanma!” diyordu. Bir göğe baktı Serhan, bir de göğe varmış ufuklarına yabanın… Bir iç çekti… Sapına sıkıca sarıldı, kendinden büyük karasabanın…
O yıl köyde, gecesi gündüzünden neredeyse daha sıcak bir Ağustos vardı. Camları geceden açıktı hep birlikte uyudukları odanın. Kuşları cıvıldamaya başlamıştı söğüt ağaçlarının...
Belli ki sabahtı. Aralıkdaki5 ocağın6 başından, kap kacak sesleri geliyordu. Aynı odadaki diğer küçük kardeşleri hala uyuyorlardı. Ekine gidecekmiş gibi Serhan, alelacele yamalı eskilerini giyip odadan çıktı.
“Hayırlı sabahlar ana, hayrola! Beni de uyandırmamış, ekin biçmeye gitmemişiz. Babam yok mu?”
“Hayırlı sabahlar ola oğul! İzzet Amca’dan para borç etmeye gitti! Karar kıldık babanla! İllaki o imtihana gitmen lazım oğul! Allah seninle beraberdir. Güven kendine, Yaradan’a sığın yavrum. İçimin Anaç sesi, inşallah kazanacaksın diyor!..”
“Ben kendime güveniyorum ama oraların rızık kapısı, bilinmez ki bize açık olur mu ana!
“Yaradan’ın izni inayetiyle7 kazanacaksın oğlum! Ana üreğim8 öyle söylüyor meraklanma!..
İzzet amca; “Allah seni inandırsın bende de yok Memet!” demişti ki... Tam da o esnada, komşu Alpagut Köyü’nden, Hüseyin Kirve belirmişti.
Hali vakti yerinde, güngörmüş geçirmiş biriydi. Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Köylü milletin efendisidir” tespitiyle tanımladığı, mütevazı beyefendilerdendi.
Çevre köyler arasında, saygın yardımseverliğiyle bilinirdi. İzzet amcanın tarlalarını, traktörle biçmeye gelmişti. Serhan’ın babası, yüz elli Türk Lirası borç almıştı.
Sonrasında Serhan, ebeveynlerinin ellerini öpüp, hayır dualarını alarak Elazığ’a; ana ve babasıysa apar topar oraklarını alıp; derilecek bir tarlanın, taş topraklı yollarına koyulmuşlardı.
Harput Turizm otobüs firmasıyla daha üç gün önce ayrıldığı İstanbul’a yeniden dönen Serhan, otele verecek parası kısıtlı olduğundan, Yarbay emeklisi akrabaları Faik Beyin, Üsküdar’daki evlerine gitmişti. Yeşilyurt’taki sınavlara günü birlik, oradan gidip gelecekti.
Evin büyük abisi Ökten abi, İstanbul Teknik Üniversitesi makine mühendisliğini birincilikle bitirmişti. “Peygamber gibi insan” denildiğinde; tamı tamına tanım, olanca ölçüleriyle Ökten ağabeyi betimlerdi…
Evrensel temiz yürekliliğin, ağır asaletini karakterinde taşıyan, gerçek bir Üsküdar Beyefendisiydi. Hayat yolculuğunda her daim, suskun dinginliğinin saygın sessizliği içindeydi.
İçinde fırtınaları olan bilimsel düşünce insanıydı. Dağınık dalgınlığı, zekâsının sürekli teori üretiminden gelirdi. Nesi var nesi yoksa tüm hesabı kendi dünyasıylaydı. Tanıyanlarca çok sayılır çok sevilir nitelikler zenginiydi.
Yzb. Serhan, sadece filmlerde gördüğü, Salacak Çay Bahçesi’ni anımsadı. O vakitler, Hava Harp Okulu aday adayıydı. Manzarası görsel şiirler sunan, O tarihi bahçeye ilk kez, Ökten ağabey götürmüştü.
Kız kulesine kuşbakışı seyreden mekân, cennetten bir bahçesi gibiydi Üsküdar’ın… Kadim çam ağaçlarının diplerine, birbiriyle mesafeli beyaz örtülü masalar konmuştu.
Türk Sanat Müziğinin abidevi güfte ve bestekârlarından, Yıldırım Gürses beyin “Bir Garip Yolcuyum” nağmeleri, dönemin zirve seslerinden Behiye Aksoy Hanımefendiyle Salacak’ı çınlatıyordu.
Dinleyicilerini alıp, kendi dünyalarına götüren muhayyerkürdî ezgiler, ağaçlardaki birkaç hoparlörden, yürekleri dağlayan ezgilerle oralara iniyordu…
O gün, İstanbul’un nemli sıcaklarından biri olsa da boğaz mavisinin katıştığı serin bir yeşil, çam ağaçlarından bahçeye dökülüyordu…
Boğaz yeli, gök maviye boy vermiş çamlar arasının, o hiç eksilmeyen hafif esintisiyle, yanakları ferahla okşuyordu… Serhan’ı İstanbul’la ilk kez tanıştıran Sirkeci, tarihi bir tablo edasıyla karşı kıyılardan gülümsüyordu. Olası ki her dem olduğu gibi, telaşlı debisiyle hayatı akıyordu…
Dillenmeye ilk başladığında, Ana’sının sorduğu soruya “Paylıt” olacağım demiş Serhan, yarın gireceği sınavı düşünüyordu… Yoksa karasabanla sürülen tarlalardan, Atatürk Cumhuriyetinin göklerine, barış için savaşan bir savaş pilotu mu çıkıyordu…
Not; Rıdvan Aydın’ın “YÜREĞİME SİYAH ÇELENK BIRAKTIM” adlı, roman dosyasından devam edecek…
Dipnot;
1 Farsça/Kürtçe; beyler, emirler, prensler veya liderler
2Ahşap, şişkin gövdenin sivri yassı demir ucuyla toprağı yararak organik tarım sağlayan, Sümer Medeniyetinden Mısır’a, oradan Anadolu’ya varmış bir gereç.
3 Yunanca; tarla, bahçe sınırı, hudut. Günümüz Karadeniz, Doğu ve Güneydoğu yörelerinde de kullanılır.
4 Büyük baş hayvanları hafif dürtmelerle, sopayla yapılabilenden daha uzun mesafede gütmeye yarayan uzun değnek (övendire).
5 Günümüzde geniş uzunca hol.
6 Günümüzde şömine.
7 Yardım.
8 Gagavuz’ca ve bazı Türk lehçelerinde "yürek" veya "kalp" anlamına gelir.




