Fazlalıkları sevmedim hiçbir zaman bu hayatta. Yüreğime, kalbime, ruhuma, canıma ve en çok da üzerime dahi fazla gelen veyahut gelinen bir çok şeyi…
Ne mutfağımda, ne dolabımda ne de yaşantımda…
Sevemedim bir türlü fazlalıkları…
Çünkü fazlalıkların haddini aşarak nasıl bunun altında boğduğuna şahit olmuşluğum da çoktur benim..
Kötünün bile bir sınırı vardır diye umarak, herkesin veyahut herşeyin durması gereken bir yer olabileceğini de bilerek yaşadım…
Ve yaşadıkça yaşattım da birçok kez.
Haklıya da haksıza da…
Körü körüne gittiğimiz yolları bile başkaları uğruna kolayca gidebiliyorken; kendimiz için adım atacak dermanı bulamamaktı belki de bunun adı.
Yorgunlukların başladığı o nokta..
Farzı misallerin çoğaldığı o ilk anlar..
Sebepler
Suretler
Yoktan yere verilen belki de binlerce kayıplar…
Zahmet edip kendimize gelme gibi bi lüksümüz de kalmamış ayrıca. Karşımızdakilere de değil de; yalnız kendimize gelince hazırcılardan oluvermişiz…
Zahmet vermek istemeyerek aslında o zahmetlerin altında kendi kendimizi kendimiz ezmişiz farkında olmadan…
Hep olumsuzluklarla da dolup taşmadı elbet bu hayat… Sevmediğim onca şey kadar sevdiğim şeyler de oldu...
Mesela kusurlarım…
Evet kusurlarım…
Kusurlarımı sevdim. Yanlışı gösterse de verdiğim net kararlarım. Evet, onları bile sevdim.
Kendimi sevdim, kendimi. Gözlerinizin içine bakarak sevgi dilenen kendimi…
Bütün bu anlaşılmamazlıkların içinde sağ kalmak isteyen kendimi. Çünkü tektim.
Sevgiye de, sevilmeye de, inanmaya da, kandırılmaya da, her şeyin kolayı olmaya da razı gelen kendimi…
Güzel olan her şeyi herkesin sevebileceği gibi ben de sevdim birçok şeyi tıpkı sizler gibi..
Ama en çok da neyi sevdim biliyor musunuz?
Kaderin bana yazdığı, olmam gereken kişiliğimi dahi değiştirmek için çaba sarfeden siz sahte yüzlerin gerçek yüzlerini görmeyi…
İşte bunu her şeyden daha çok sevdim…